6 Şubat 2016 Cumartesi

Asgari Ücrette Kelebek Etkisi

Sonunda beklenen açıklama geldi, asgari ücret net 1300 TL oldu. Beklenti zaten bu yöndeydi. Buna göre bütçeler hazırlanmaya Aralık ayından itibaren başlanmıştı. Özellikle asgari ücretli çalışanların fazla olduğu üretim ağırlıklı firmalarda hesaplar fazlasıyla şaştı. Bazı şirketler küçülmeye gitti, çalışan sayısı azaltıldı. Çok ortalarda görünmüyor olsa da kayıt dışı çalışma da daha popüler hale geldi. Bu maliyeti karşılamak için firmalar ürünlerinin fiyatlarını artırmaya başladılar. Eline daha çok ücret geçen çalışan daha fazla harcamaya başladı ve bu iki etkiyle enflasyonun artmaması mümkün değil. Sonuç: kısır döngü. Alım gücü enflasyonla birlikte düşecek, başlangıç noktasına gelinecek. Elde var sıfır.

Asgari ücreti artırdım demekle refah seviyeleri artsaydı keşke. Buna uygun bir altyapınız olmadıktan sonra makro etkisinin bunlar olacağını biraz ekonomiden anlayan herkes bilebilir.

Benimse asıl ilgilendiğim, asgari ücret artışının iş arayanlar üzerindeki etkisi. ‘Asgari ücret zaten şu kadar oldu. ‘ diyerek beklentilerin katlanarak çoğalması.

Asgari ücret, giriş seviyesinde işe başlayanların ya da vasıfsız elemanların eline geçen ücrette iyileştirilme yapılması amacıyla için artırıldı. Zaten deneyim ve pozisyonu gereği bunun 2-3 hatta bazen daha fazla katı kadar bir ücret skalasında çalışan kişilerin bu artışı göz önünde bulundurarak beklentilerini artırmasını biri bana açıklasın.

Zaten yeni nesil beklentilerin önü arkası kesilmiyor. Bari iş dünyasının içinde deneyimi bulunanlar ücretlerin neye göre belirlediğini, tek bir kriter olmadığını göz önünde bulundurarak amatörce davranmasınlar. Yaptığı iş ile beklediği ücret arasında dağlar kadar fark olanların bunu asgari ücrete dayandırması bizi güldürmekten başka bir işe yaramıyor.


Dengelerin en kısa sürede oturması dileğimle.

3 Mayıs 2015 Pazar

Kariyer Günleri'nde Neler Oluyor?

Bir eğitim sezonu daha sona yaklaşırken üniversitelerde Kariyer Günleri etkinlikleri dönemi de başladı. Bizim zamanımızda (yaşım ortaya çıktı sanırım) bu tarz aktiviteler çok nadir gerçekleştilirdi ve okulumuza herhangi bir şirket ziyarette bulunsa olay olurdu. Hepimiz umutsuzca yanlarına sokulur 'bir staj imkanı doğar mı acaba?' diye umutlanırdık. Oysa artık işler tamamen değişmiş görünüyor.

Şirketler yeni yetenekleri kendilerine çekebilmek için yarış halindeler. Kariyer Günleri bu nedenle çok sayıda firma tarafından oldukça rağbet görüyor. Üniversiteler de bu talebi fark etmiş olacak ki bu aktiviteler artık öğrencilerin yararı dışında bir ticari fırsat olarak görülmeye başlanmış. Fuar misali stant açmak için hatırı sayılır ücretler talep ediliyor. Tabi ki bir organizasyon maliyeti söz konusu olacaktır ancak bazı rakamlar gerçekten pes dedirtiyor. Ana sponsor olmak ve bu organizasyonlarda ekstra söz sahibi olmak isteyen şirketler mutlaka olacaktır ancak amacın katılmak isteyen tüm şirketleri bir arada toplamak olması gerektiği kanaatindeyim. Bu nedenle vakıf üniversiteleri öğrencileri için böyle bir bütçe ayırabilir ve devlet üniversiteleri de sürekli yeni projelerle istihdama katkıda bulunmaya çalışan İŞKUR tarafından desteklenebilir diye düşünüyorum. Sonuçta Kariyer Günleri işçi ile işvereni bir araya getiren nadir ve verimli bir platform.

Bazı devlet üniversitelerinin bu aktivitelerine katılmak için muhatap bulmak bile bu yıl benim için çok zor oldu. Haftalarca uğraşıp bir muhatap bulamayıp sonra tarihi kaçırdığımı öğrendiğim de... Nihayetinde bu çalışmalarda en etkin iletişimi kuran ve en başarılı organizasyonu gerçekleştirenin İstanbul Ticaret Üniversitesi olduğunu gördüm.





İstanbul Ticaret Üniversitesi Kariyer Planlama Merkezi bu alanda oldukça aktif çalışıyor. Sadece Kariyer Günleri'nde değil diğer zamanlarda da kendilerine ulaşıp öğrencileriyle irtibat kurabiliyorsunuz. Bilgi almak istediğinizde oldukça hızlı dönüş yapıyorlar. Bu yılki organizasyonlarında 29 Nisan Küçükyalı Kampüsü programına katıldım. Standından çayına, kahvesine, yemeğine; kimlik kartından, çoklu prizine, internetine kadar her şeyi düşünmüşler. Bununla birlikte görevli öğrenciler sık sık gelerek ihtiyacınız olup olmadığını soruyorlar, yardımcı oluyorlar. Bir de katılım için her firmaya teşekkür belgesi hazırlamışlar. Ne diyeyim, 'Ben teşekkür ederim' deyip kaldım.



Buna karşılık öğrencilerin de bu fırsatları en iyi şekilde değerlendirmesi gerekiyor. Sosyal aktivite alanlarında zaman geçirdikleri kadar stantları da ziyaret ederek kariyer fırsatlarını takip etmeliler. Ondan sonra kimse 'Yeni mezuna kimse fırsat tanımıyor!' demesin.



Tüm okulların ve kurumların bu konudaki hassasiyetlerini artırarak sürdürmeleri dileğiyle.






5 Nisan 2015 Pazar

Tembel İnsan Kaynakları İş Başında

İnsan Kaynakları çalışanları olarak hepimiz şirketimiz için ihtiyaç duyduğumuz insan kaynağını sağlamakla yükümlüyüz. Bunun için her gün yeni kaynaklar bulabilmek için de ayrı çaba sarf ediyoruz. Klasik kaynaklar tükendiğinde piyasadaki rakiplerimizin aynı pozisyondaki çalışanları oldukça cazip hale geliyor ve ilgilenebileceğini düşündüğümüz adaylarla tanışmak istiyoruz.

Bu çoğu işe alım sorumlusunun izlediği bir yöntem. Aday da ilgileniyorsa profesyonel çizgiler doğrultusunda tabi ki geçişler mümkün olabilir. Ya sonra?

Daha fazla iş gücüne ihtiyacınız var ve rakip şirketinizden transfer ettiğiniz çalışandan oldukça memnun kaldınız. Yine elinizdeki boş pozisyonları doldurmakta güçlük çekiyorsunuz ve aklınıza aynı yöntem geliyor. Aynı firmanın benzer pozisyonundaki çalışanla yine irtibata geçiyor ve anlaşıyorsunuz, sonra tekrar ve tekrar aynı döngü. Kısa yoldan firmayı satın alın en iyisi! Ya da daha kolayı o şirketin işe alım sorumlusunun sizden üstünlüğünü kabul ederek direkt onu transfer edin...

Herkes aynı döngüyü takip ederse yeni iş gücü bu piyasada nasıl yetişecek? Belli seviyenin üzerindeki pozisyonlar için bunu anlayabilirim. Deneyimli olması belli pozisyonlar için şart olabiliyor. Ancak giriş ve uzman seviyesindeki pozisyonlarınız için bile mi gelişim planınız yok? Bu pozisyonları benzer niteliklere sahip başka adaylarla da dolduramaz mısınız? Ama zor tabi, onlarca adayla teker teker görüşmek ve potansiyelleri olup olmadığını anlayabilecek yetkinlikte olmak gerekiyor.

                                          tembellik ile ilgili görsel sonucu

Diğer tarafta şu soru akla gelebilir: 'Peki çalışanlar neden rakip şirkete hemen geçebilecek kadar az bağlı şirketine?' Burada çoğu zaman diğer faktörler dışında ücret etkili olabilir. Bütçeniz o çalışanı elde tutmaya yetmeyebilir. Rekabet edemeyeceğiniz bir ücret politikası da çalışanın diğer tarafta çok uzun vadeli çalışamayacağına delalettir.

'Sen yetiştir ben alayım!' gayet tembel bir insan kaynakları stratejisi ve çok etik olduğunu da düşünmüyorum. Bu zihniyetteki işe alım sorumlularını da kendilerini geliştirmeye davet ediyorum. Başarılı olamıyorsanız farklı alanlara eğilmeyi denemelisiniz.

Etik rekabet şartları altında piyasada karşı karşıya gelebilmek dileğiyle...

4 Şubat 2015 Çarşamba

Eğitim İçimizde!

Kriz dönemlerinde ya da çeşitli sebeplerle küçülmeye gidildiğinde en önce bütçeden çıkardığımız kalem eğitim oluyor. Yani kriz varsa gelişimi durdurmalıyız. Artık büyüme döneminde olmadığımıza göre eğitime de gerek yok, değil mi? Peki ya bu dar boğaz içinden en sağlıklı biçimde çıkma yolunda kim önemli rol oynayacak? Sadece yönetim ekibindekiler mi?

İşe alımları durdurdunuz, belki de işten çıkarmalar bile gündeme geldi. Bu durumda elimizdeki ekiple en iyisini yapmak daha da elzem bir hal alıyor. Öyleyse bu ekibi yönetsel kararlara dahil edecek ya da ciddi destek verebilecek seviyelere taşıyacak eğitimlere ne dersiniz? Zira artık az adam çok iş stratejisi izliyorsunuz...

Eğitim denince akla her zaman danışmanlık şirketlerinin pahalı eğitimleri gelmek zorunda değil. Belki de sadece işinin uzmanı çalışanlarınıza 'Eğitimcinin Eğitimi'ni aldırarak içeride bir okul oluşturabilirsiniz.

İç eğitimlerin özellikle eğitime çok bütçe ayıramayacak olan şirketlerde çok faydalı olduğunu düşünüyorum. Evet belki eğitim vermek herkesin harcı değil ama bu özellik geliştirilebilir. Eğer bu yönde bir isteği söz konusuysa o çalışandan oldukça büyük verim almak mümkün. Üstelik şirket içindeki pozisyonunun dışında bir rol edindiğini görmek onu ayrıca motive ediyor olacak.


                           

Aylık ya da yıllık eğitim takvimleri hazırlayarak potansiyeli yüksek çalışanlarınızın güçlü yönlerini kullanabileceği ve diğer ekip üyelerine katkı sağlayabileceği bir program hazırlayabilirsiniz. Sürekli eğitim stratejisi doğrultusunda bu eğitimleri devamlı hale getirirseniz zaman içinde gelişmiş ve oturan bir iç eğitim sistemine sahip olduğunuzu göreceksiniz. Bütçeler oluştukça dış eğitimlerle de desteklenen bir sistem içerideki verimi artırmak için mükemmel hale gelecektir.

Eğitimi zor dönemlerde bir kenara bırakmaktansa çözüm aramak en iyisi. Yaratıcılığınızı kullanın ve muhteşem ekibinizden destek alın. İşte size iletişimin arttığı, kurum kültürünün pekiştiği, aidiyetin çoğaldığı ve verimliliğin yükseldiği düşük maliyetli muhteşem bir sistem!

Gelişimin bol olacağı bir yeni yıl dileğimle...

28 Aralık 2014 Pazar

Güle Güle 2014

Bir yılı daha geride bırakırken İK olarak oldukça yoğun bir döneme giriyoruz. Çalışanların kapımızı daha sık aşındırdığı yıl sonu geldi çattı. Ücret artışları ve performans değerlendirmeleri bu döneme damgasını vururken bizi de oldukça yoracak.

Çalışanları değerlendirmeden önce İK olarak kendimize bakalım diyorum. 2014'te neler yaptık, ekibimizdekilere ve iş yerine neler kattık? Çalışmalarımız faydalı oldu mu? Hangi noktaları düzeltmeliyiz ve yeni yılda daha verimli bir çalışma ortamını nasıl yaratabiliriz?

İK'nın karnesi biraz da performans değerlendirmelerden sonra belirleniyor olacak. Geçen yıla göre bireysel performanslarda artış olduysa, pozisyonları doğru çalışanlarla kapattıysak, bağlılığı artırabildiysek biz de başarılıyız demektir. Ama ya biz uğraştıysak da şartlar el vermediyse?

                                

İK'nın stratejik ortaklığı sürekli gündemde ama hala yönetimden yeterli desteği alabildiğine çok fazla inanmıyorum. Hizmet veren bir departman ve şirkete maddi anlamda bir getirisi yok gibi görünüyor. Oysa getirilerin artışında 'kaynak' oluşturuyor olması zaten stratejik değerini gösteriyor.

Organizasyonel büyüme dışında, boşalan pozisyonları doldurmak oldukça büyük bir maliyetken işverenin hala 'Dışarıda bir sürü işsiz var, giden gitsin!' anlayışının hüküm sürdüğü şirketler ne yazık ki halen mevcut. Onların bu bakış açılarını değiştirmekse daha yıllar alacak gibi görünüyor. Az ücrete yüksek performanslı çalışan arayanlar, içerideki know-how sahiplerine neden sahip çıkmazlar diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

                                              

Bir şirketin tüm faaliyetlerini sürdürebilmesi oradaki insanların var olmasıyla mümkün. Yani 'kaynağımız insan'. Öyleyse onlara da önemli olduklarını hissettirmemiz gerekiyor ki istediğimiz verimi alabilelim. İşi sahiplenmelerini ancak değerli hissettirerek sağlayabiliriz, üstlerindeki baskıyı artırarak değil. İnsanların maddi ihtiyaç ve zorluklarını kullanarak belki onları çalıştırabiliriz, evet bunu yapabiliriz. Fakat bu şekilde onları mesai saati bitimini bekleyen sabit programlı robotlara dönüştürmüş oluruz, gelişen ve katkıyı arttıran bireylere değil.

Tüm medeni imkanları çalışanlarınıza sundunuz ama beklediğiniz performansı göremiyor musunuz? O noktadan sonra işi insan kaynaklarına bırakın. Eli güçlü olduktan sonra İK'nın da performansının arttığını göreceksiniz.

Bu tip çağ dışı uygulamaların 2014 ile birlikte geride kalmasını diliyorum. 2015 ülkemiz ve iş dünyası için mutlu ve bol verimli çalışanlarla dolu bir yer olsun. İlerlemeyelim, koşalım. Artık bazı faydasız yaklaşımları geçmişte bırakalım.

Tüm meslektaşlarıma kolaylıkla atlatabilecekleri bir yıl sonu diliyorum.

                                      


14 Aralık 2014 Pazar

Neyi Yönetiyoruz?



Geçmiş dönemlerde yönetici olmak büyük tecrübeler gerektirirdi. Çalışanlar 10 ve belki daha üzeri yıllar sonrasında edindikleri tecrübelerle işin en ufak detayına kadar hakim olduktan sonra hem işi hem ekibi yönetebilecekleri pozisyonlara getiriliyorlardı. Şimdi ise henüz yeni mezun olmuş olanların bile yönetici unvanıyla iş hayatında boy gösterdiklerini görebiliyoruz.

Öncelikle işi yönetmekle ekip yönetmenin ayrı şeyler olduğunu bilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bir tarafta işin belli bir alanının verdiği sorumlulukla işin yöneticisi sayılabilecekleri için yönetici olan çalışanlar, bir yanda da ekip yönlendirme, verimli stratejiler geliştirme ve gerçek anlamda bir lider olabilme yetkinliklerine sahip yöneticiler var.


Bu unvan karmaşası biraz da değişen organizasyonel yapılar ve yeni kuşak çalışanların beklentileri doğrultusunda gerçekleşiyor. Yetenekleri çekmek ya da kaybetmemek adına kısa zamanda kendilerine yönetici unvanı verebiliyoruz ve bunun sonucu olarak deneyimi çok az olan adayların bile yöneticilik pozisyonlarından başka iş fırsatlarını değerlendirmediklerini görebiliyoruz. Doğal olarak ücret beklentileri de yetkinliklerini oldukça aşacak derecede yükselebiliyor. Adaylar o dönemde işsiz oldukları halde aslında yetenek ve deneyimlerine uygun bir iş imkanını değerlendirmeyi reddedebiliyorlar.

Bu noktada aklıma ilk gelen üniversitedeki sevgili hocam Profesör Doktor Tekin Akgeyik'in derslerinde bize aktardıkları oluyor. Halk arasında ' Bu kadar işsiz insan varken nasıl oluyor da işsizlik oranı bu kadar düşük çıkıyor? ' muhabbetini hepimiz duymuşuzdur. Bir kişinin işsiz olabilmesi için iş arıyor olması ve piyasada o iş gücüne uygun pozisyon olmaması gerekir. Yani iş görüşmeleri sonucunda işe davet edilen ancak ücretin beklentisinin bir miktar altında olduğu için bu teklifi reddeden kişi işsiz değildir. Bu bilgiyi hala doğru hatırlayabiliyorsam, değerli hocama derin saygı ve selamlarımı iletiyorum.

Kariyer yolunda sağlam adımlarla ilerlemeyi mütevazi bir şekilde benimseyen tüm çalışanlara iş hayatında bol başarı dileklerimle.


11 Ekim 2014 Cumartesi

İş Yerini Sevmek





İşi mi sevelim yoksa iş yerini mi? İşi sevmek kadar iş yerinin de sevilmesi artık adaylar için en önemli kriter. Görüşmelerimde sorduğum sorulardan biri de çalıştıkları yere bağlılıklarında etken olacak faktörlerin neler olduğu ve aldığım bir ortak cevap var: ortam. İnsanlar çalıştıkları şirketteki insanları, onlarla olan paylaşımlarını ve diyaloglarını severlerse bağlılıkları işi çok sevmeseler bile artıyor. İş yerinde mutluluğu ne yaptığınız aktiviteler ne de verdiğiniz bayram çikolataları, hediyeler, yan haklar artırabiliyor. Çalışanları şirkete bağlayabilmeniz için öncelikle onlarla iyi anlaşacak iş arkadaşları bulmanız tüm diğer yan haklardan daha ön planda diyebilirim.



Son işinizden neden ayrıldınız sorusunu sormayan meslektaşım herhalde yoktur. Ücret, kariyer beklentisi, verilen sözlerin tutulmaması gibi nedenlere sıkça rastlıyor olsak da en az bir o kadar karşılaştığımız sonuç da yönetimin ya da ekibin değişmesi sonucu içerideki ortamın bozulması. Peki ortamı bozmamak adına neler yapabiliriz?

Eğer yönetici değişikliği söz konusu olacaksa öncelikle gelenin gideni aratmaması gerekir. Kişinin pozisyon için gereken yetkinlikleri taşıması kadar ekibe ne kadar uyumlu olduğu da dikkat etmemiz gereken noktalar arasında. Bazen öyle özgeçmişlerle karşılaşıyorsunuz ki 'evet, işte aradığım aday bu!' dedirtebiliyor. Ancak görüşmelerde ekiple aynı dili konuşamayacağını anladığınızda diğer tüm özellikler arka planda kalıyor. Kalmalı da!


Şirket içi organizasyonel yapı geliştikçe karmaşıklaşıyor ama temelini atarken kurum kültürü ve ekibin kişilik yapısı doğrultusunda ilerlediyseniz ve bu kriterden şaşmadan devam edebiliyorsanız zaten hiç bir değişiklik bağlılığınızı etkilemiyor olacaktır. Arada yapılacak yanlış seçimler domino taşı etkisi yaratarak olumsuzlukların ekip içinde yayılmasına ve zincirleme kopmalar yaşanmasına neden olabilir. Burada işe alım sonrası gözlem ve etkin müdahaleler de çok olumsuz sonuçların önlenmesinde faydalı olacaktır.

İş yerini sevebileceğine, işine severek gelebileceğine inandığınız adaylara bir puan fazla verin. Son zamanlarda ortalıkta çok fazla dolaşan bir söz hep dikkatimi çekiyor: 'Karakteri işe alın, potansiyeli eğitin.' Görüşmelerde adayın samimiyetini ve ne kadar özverili çalışacağını, gerçekten isteyip istemediğini ölçmemiz gerekiyor. Bu potansiyeli yakaladığımızda verim almanın zaten kaçınılmaz olacağını düşünüyorum.

Başarılı ve hızlı işe alım süreçleri dileklerimle.